Anadolu’da Dansın Gelişimi

dans Yorum Yok »

Anadolu’da yaşayan Türkler’de dans temelde üç ayrı kültürün etkisinde kalmıştır. Bunlar eski Anadolu uygarlıkları, Orta Asya kültürü (özellikle Şamanlık) ve Müslümanlık’tır.

Anadolu’da binlerce yıl önce yaşamış Hitit, Eski Yunan, Frig, Lidya gibi eski uygarlıkların etkileri günümüzde halk danslarında yaşamaktadır. Konya’nın güneyinde Çatalhöyük’ te bulunan duvar resimlerinde, İÖ 6500-5650 arasında bu yörede yaşamış bir uygarlığın dansları ve dinsel törenleri görülmektedir. Resimlerdeki danslarda, davulun ve tokmağın kıvrık ucunun günümüzdekilere benzerliği dikkat çekicidir. Ayrıca bu resimler, Hitit, Frig gibi uygarlıklardan çok daha öncekilerin katkılarını göstermesi açısından da ilginçtir.

Orta Asya kültürünün Türk danslarına etkisi ise çok daha belirgindir. Samanlık Orta Asya ve Sibirya’da yaygın olan bir dindi. Şaman hastalıkları iyileştiren, dinsel törenleri yürüten, ölüleri öbür dünyaya kadar geçiren din adamıdır. Asıl önemi, kişisel ve toplumsal sorunları çözerken, öbür dünyaya göç ederek oradaki ruhlarla konuşmasından kaynaklanır. Ruhlarla (tanrılarla) ilişki kurabilmek için düzenlenen törenlerde şaman hem oyuncu, hem dansçı, hem de şarkıcı olur. Davul çalar, çeşitli hayvanların taklidini yaparak ritmik hareketlerle dans eder.

Şamanın yaptığı tören dansı ile Anadolu halk oyunları arasında önemli benzerlikler bulmak olanaklıdır. Anadolu’da birçok halk oyununda gene Şamanlık’tan kaldığı düşünülen geyik, kuş, tilki, at gibi hayvanların taklitleri yapılır. Buna iyi bir örnek Tokat yöresinden Geyik Oyunu’dur.
İslam dini ise, kendinden önceki dinlerle bağlantılı olduğunu düşündüğü dansı yasaklama yoluna gitti; ama dansı tümüyle kaldıramadı.

Tasavvufun müzik ve dans anlayışından doğan sema’lar ortaya çıktı. Birçok İslam tarikatında dinsel törenlerde dansa yer verilir. Bunlardan en bilineni Mevlevi semalarıdır. Semalarda ilahiler söylenir, özel giysili dervişler (sema-zenler) dönerek dans ederler. Bu dönüş sırasında semazenler gözlerini genellikle göğe çevirirler, sol avuçları göğe, sağ avuçları yere dönüktür.

Canlı renklerdeki geleneksel giysileriyle Polonya halk oyunları sunan çocuklar.

Semaların yalnızca İslam kültüründen doğduğunu söylemek güçtür. Semalarda kullanılan birçok dans öğesinde daha önceki uygarlıkların etkisi olduğu düşünülmektedir. Önceki uygarlıkların dansları daha sonraki uygarlıklara aktarılmış, binlerce yıl öncesinin dans öğeleri birbirlerine karışarak ve iç içe geçerek bugünkü Anadolu danslarını yaratmıştır.

Dansın Kökenleri

dans Yorum Yok »

İlk insanlar önceleri kendi başlarına, içgüdülerine uyarak dans ettiler. Yinelenen ritmik hareketlerin doğaüstü duygular çağrıştıran güçlü etkileri olduğunu fark ettiler. Buradan, dansta büyülü bir gücün var olduğu düşüncesi doğdu. Her dans edişlerinde bu gizemli gücü yeniden yarattıkları duygusuna kapıldılar. Bundan sonra insanların çember, yarım çember, karşılıklı iki sıra ya da dalgalı sıra gibi değişik diziler oluşturduğu toplu danslar gelişti. Avustralya Yerlileri, hâlâ doğum, ergenlik ve evlilik kutlamalarında ve cenaze törenlerinde dans ederler. Bazı ilkel kabileler hayvanları taklit ederek totem dansları ya da iyi ürün alabilmek için büyü dansları yapar. Sri Lanka’da maske takarak yapılan büyü danslarının hastalıkları iyileştirdiğine inanılırdı. Bütün bu danslar ortamın yarattığı duygulara göre biçimlenir.

Uygarlıklar geliştikçe, ilkel büyü danslarından dinsel törenler ve ayinler doğdu. Dansta kurallar ortaya çıktı ve dans çoktanrılı dinlerde tapınmanın önemli biçimlerinden biri oldu. Tapmaklarda rahipler, zengin evlerinde ise köleler doğum, evlilik, cenaze ya da sarayla ilgili tüm törenlerde dans ederlerdi.

Eğlence için dans etme ilk olarak Mısır’da başladı.

Sonraki yıllarda Eski Yunan’da dans daha da gelişti. Bütün dinsel törenlerin önemli bir öğesi ve ayrıca bir eğlence kaynağı olan dans aynı zamanda tiyatro oyunlarının başlıca temelini oluşturdu. Köylülerin harman döverken yaptıkları ritmik hareketlerden Yunan tiyatrosu doğdu. Yunanca’da “dans ederim” anlamına gelen “koro” sözcüğü ilk olarak, sahnede dans eden, söyledikleri şarkılarla oyunu açıklayan ve yorumlayan bir grup oyuncuyu tanımlamak için kullanıldı. Dansları tasarlamak ve düzenlemek anlamına gelen koreografi sözcüğü de Yunan kökenlidir.

Eski Yunanlılar askerlerin eğitiminde temel öğe olarak dansı kullandılar. Günümüze kayıtları ulaşan bu danslardan, askerlere bireysel ve toplu saldırı hareketlerinin ritmik bir biçimde öğretildiği anlaşılmaktadır. Büyük Yunan filozofu Platon,İyi şarkı söylemek ve güzel dans etmek, iyi eğitilmiş olmaktır” demişti. Eski Yunanistan’da devlet adamları, generaller, şair ve oyun yazarları gibi önemli kişiler şenliklerde ve zaferlerini kutlarken dans ederlerdi.

Ünlü dansçılar Anna Pavlova ile Vaslav Nijinski.

Romalılar ise Yunanlılar’ı taklit ederken yalnızca biçimleri aldılar. Yunan sanatının ve felsefesinin ruhunu dansa sindiremediler. Bu yüzden Romalılar’ın dinsel törenlerinde dansa yer vermelerine karşın, dans bu dönemde yozlaştı.

İlk Hıristiyanlar da dansı tapınma amacıyla kullandılar. Ne var ki, 7. yüzyılda Hıristiyanlar Roma döneminde saygınlığını yitiren dans biçimlerinden dolayı, dansı kilise etkinliklerinden uzak tutmaya çalıştılar. Birçok ülkede bu yasaklama kararı başarılı oldu. İspanya’da ise bazı katedrallerde dans kutsal günlerde ayinlerin bir parçası olmayı sürdürdü. Sevilla Katedrali’nde, Paskalya sırasında delikanlılar mihrabın önünde dans ederek Tanrı’ya olan bağlılıklarım dile getirirler. Bu, kastanyet eşliğinde, saygılı ve soylu bir danstır. 19. yüzyıla gelindiğinde, Avrupa ve ABD’ de dans hemen hemen tümüyle kilise etkinliklerinin dışına çıkarılmıştı.

Modern dansın öncüsü isadora Duncan, Eski Yunan’dan esinlendiği giysiler ile genç dansçılara ders veriyor.

Doğuda da eski zamanlardan beri dans yaygın olarak dinsel amaçlar için kullanıldı. Doğuda dansın en eski ve en gelişmiş biçimine Hindistan’da rastlanır. Bazı tapınaklarda hâlâ “Tanrının Hizmetçileri” anlamına gelen devadasi’ler bulunur. Yıllarca tanrılara hizmet etmek için eğitilen bu kadınlar yaşamlarını dinsel törenlerde şarkı söyleyerek ve dans ederek sürdürürler. Hindistan’ın 1947′de bağımsızlığını kazanmasından sonra, dansın bir sanat dalı olarak yeniden canlanması sonucu, kadın-erkek birçok ünlü dansçı yetişti.

dans bilgileri

dans Yorum Yok »

DANS, en eski sanatlardan biridir. İlk insanlar isteklerini içgüdüsel bazı ritmik hareketlerle anlatırlardı. Aslında, dansın insanlığın yeryüzünde varoluşundan bile eski olduğu söylenebilir; bazı kuşlar ve hayvanlar dans ederek eşlerini çağırırlar. Adı tavuskuşunun İspanyolca’sından türetilen pavane dansı, 1500-1600′lerde yaygın bir saray dansıydı.

Ağır ve zarif figürleri olan bu dans bir tavuskuşunun hareketlerinden esinlenerek uydurulmuştu. 1900′lerin başında ABD’de “Hindi Yürüyüşü” adı verilen bir dans vardı. Dansın içgüdüsel oluşunu küçük yaşlardaki çocuklarda görebiliriz. Çocuklar, hatta bebekler işittikleri ya da kendi içlerinden gelen ritimlere uyan doğal hareketler yaparlar. ABD’nin en yetenekli dansçılarından Isadora Duncan beş yaşındaki küçücük çocuklara kollarını dans ritimlerine göre nasıl hareket ettireceklerini öğretmeyi başarmıştı.

* Zambia’da maskeli bir dansçı bacaklarındaki zillerle dans ediyor

iki genç kız Bali’nin dinsel mim dansını yapıyor

Hintli kızlara kutsal danslar öğretiliyor

Avustralyalı Yerli çocuklar “Corroboree” adlı tören dansı ile bir Avustralya kuşunun hareketlerini taklit ediyorlar

ispanyol çocukları Sevilla Katedrali’ndeki mihrabın önünde Tanrı’ya saygı dansını yapıyorlar

türkiyede tango

tango Yorum Yok »

Türkiye’de Tango

Bir kent kültürünün ifadesi olarak Buenos Aires’te doğan tango, ilk durak olarak seçtiği Avrupa’yı özellikle Paris’i – yıllar sonra bugünlerde yinelendigi gibi- dans yoluyla etkilemiştir. Kadın-erkek birlikte oynanan “rond, kadril, vals” gibi danslara alışkın olsa da Avrupa’da fırtına gibi esen Arjantin Tango dansı, yeterince ilginç, apasvari ve erotik idi. Türkiye’de çok geçmeden ortaya çıkan Türkçe Tangolar ise, herbiri bir aşk şiiri olan sözleriyle, Türk müziğinden izler taşıyan melodileriyle ve pek masum sayılacak karşılıklı bir “tutuşmadan” öteye geçemeyen dansı ile uzun yıllar boyunca müzik yaşamına tek başına egemen olur- her ne kadar giyiminden ve davranışından ötürü yadırganan bazı kadınlara veya açık saçık giyimi küçümsemek için bazı tutucu çevrelerce “Tango” adı verilse bile.-

Türkiye’de duyulmaya başlanan ilk tangolar Avrupa tangolarıdır. Arjantin tangolarını ise daha sonra meraklıları büyük bir titizlikle izleyecek ve arayacaklardır. O günlerde düzenlenen gecelerde ve balolarda tango, yavaş yavaş duyulmaya ve dans edilmeye başlanır. Necip Celal’in 1928 yılında yazdığı ilk tangosu olan Mazi, 1932 yılında Seyyan hanım tarafından plağa okunacak, ardından Fehmi Ege’nin çok sevilen “Mehtaplı Bir Gecede” adlı tangosu ve diğerleri gelecektir. Fehmi Ege ve Necip Celal’i, Kadri Cerrahoğlu, Ziyaettin Sarıkartal, Halit Bedii Akçay, Nusret Rıfkı ve 1940’lı yılların ünlü besteci ve orkestra şefi Necdet Koyutürk izler…

Türkiye’de Arjantin tangoları ise bir grup müzisyenin yanı sıra çoğu birer amatör olan meraklılar tarafından izlenmiş ve yaşatılmıştır. 1938-1951 yılları arasında Türkiye’de konserler veren Eduardo Bianco Orkestrası, İstanbul Park Otel Orkestrası ve onun Arjantinli bandoneonisti Tapia Colman bu sevginin temelinin oluşmasında önemli bir rol oynamıştır. Halk tarafından sevilen ve hemen her tür düğünün açılış müiği olarak çalınan La Cumparsita’nın yanında En Esta Tarde Gris, Cafetin de Buenos Aires, Caminito, El Choclo, Nostalgias gibi tangolar popüler olur.

Türkiye’de Ajantin Tangosu denince ilk akla gelen, büyük bir müzisyen var: Orhan Avşar…Bandoneonist, orkestra şefi ve düzenleyici. Çocukluk ve ilk gençlik yıllarını Buenos Aires’te geçiren Orhan Avşar orada öğrendiği tangonun temel sazı bandoneon ve müzik öğrenimi ile yurda dönüşünde İstanbul Radyosu’nda bır “Tipik Orkestra” kurmuş ve 1947’deki erken ölümüne dek, ödün vermeden icra ettiği müziği, ince sanatçı ruhu ve örnek insanlığı ile hepimizin “Hoca”sı olmuştu. Orhan Avşar Orkestrası’nın İspanyolca asılları ile söylediği tangolarla sevgili Selçuk Kaskan’ı anmak vefa borcu olmaktan da öte bir görev sayılır.

1950’li yılların sonlarına doğru bütün dünyada önemini yitirmeye başlayan tangonun yeniden canlanmasında ve adının tekrar duyulmasında en büyük pay kuşkusuz Astor Piazzola ve onun müziğine ait olacaktır. Bir başka neden de Tango Argentino ile başlayan, Tangomania, Tango Pasion, Forever Tango, Tangox2 gibi tango show gruplarının sunduğu müzikallerdir. Hemen eşit performanslı, müziği ile, koreografi ve dansı ile izleyenleri büyüleyen bu tango gösterileri 8 yıla yaklaşan bir süre içinde bütün dünya kentlerini dolaşmakta ve insanları peşinden sürüklemekte. Günümüz dünyasında insanlar daha çok tangoya katılmak ve onunla dans etmek için ilgileniyor, olsun…dansını öğrenen insanın, doğal olarak onun müziğini de öğrendiği ve sevdiği bir gerçek. Tango dansı artık Arjantin ve Avrupa’da olduğu gibi bizde de sadece profesyonel artistlerin değil, sıradan insanların da başarabileceği, kurslarla ve derslerle öğretiliyor. Tanju Yıldırım, Serdar Sungar, Sema Sungar, Attila Arsan, Tuba Akyıldız, Ayşegül Betil gibi gençlerin 1997’de başlattığı “Tango Geceleri” muntazam olarak sürdürülmekte. Gruba ve öğrencilere Almanya’dan gelen Metin Yazır ve Amerikalı ünlü hoca Rebecca Shulman da katılmakta.

Son yıllarda Türkiye’deki diğer –önemli-tango etkinliklerine gelince, geçtiğimiz yıl Tango Pasion ikinci kez İstanbul’a geldi, gene 1997’de ünlü violinist Gidon Kramer Le Ran Tango adlı konserinde Piazzola’nın 6.ölüm yıldönümünde, vibraphonist Gary Burton ve Astor Piazzola beş kişi Temmuz ayında Açıkhava Tiyatrosu’nda “Reunion” tekrar buluşma adlı konseri sundu. Bütün dünyaya paralel olarak Türkiye’de de tango, adından gene çok söz ettirmekte

tangonun doğuşu

tango Yorum Yok »

Tangonun Doğuşu

Tango sosyal bir üründür. Doğduğu toplumla özdeşleşmiş, onun yazgısını paylaşmıştır. Etki alanını müzikten çok ötelere genişletebilmiş ve bir milletin sosyo-kültürel yaşamının açıklaması olmuştur.
Yöresel bir müzik türü olarak ortaya çıkmış ama uluslar arası bir nitelik kazanmıştır. Belki de hakkında en çok kitap yazılan bir müzik ve dans türüdür tango.

TANGONUN DOĞUŞU
Her kentin müziğinde o yöre insanının kimliğini bulabileceğimiz gibi sokaklarında kendiliğinden doğmuş mırıltıların, seslerin, sevinçlerin ve hüzünlerin herhangi bir melodide somutlaştığını görebiliriz. Aynı şekilde tango da Buenos Aires ve Buenos Aires’linin müziğidir.
19.yy’ın sonlarına doğru Buenos Aires bir tür “yalnız insanlar”ca istila edilmişti. Bu insanlar genellikle şehrin bakımsız kenar mahallelerinde, pansiyonlarda, genelevlerde ve karanlık sokaklarda şarap ve “cana” denilen bir tür şeker kamışı rakısı içiyorlar, şarkı söylüyorlar ve dövüşüyorlardı. Bu alt kültürün baş aktörü “compadre” veya “compadrito” adı verilen kabadayı tipi idi.

Compadrito ve bir fahişe olan partneri pervasız, kışkırtıcı ve heyecan verici, garip bir pas de deux dansı yaparlar. Bu dansın müziğinde, habaneradan bir parça, Arjantin’e özgü milongadan bir parça, nihayet Endülüs ve İtalyan folklorundan bir parça mevcuttur. Bu müziğe ilkel anlamda tango diyebiliriz. Tangonun ilk müzisyenlerinin çoğu nota bilmezdi ve kulaktan çalıyorlardı.
Tango bu günlerde, kapalı ve küçük çevrelerin ayıplanan ve hor görülen müziğidir ve daha çok genelev dünyasında rağbet görmektedir.

1911’de bir liman mahallesi olan Boca’nın müzikli kafelerinde artık tango çalınmaya başlamıştı. Ama oralarda dans edilmez, yalnızca üst tabaka insanları bu aşağı mahallelerin müziğini dinlemeye gelirlerdi. Kentin üst kesimlerine sıçrayan tangonun müzisyenleri de artık daha dikkatlidir ve yeni formlarla halkın karşısına çıkmaktadır.yine 20.yy’ın başlarında Belediye ve Polis Bandoları repertuarlarına birkaç tango parçası sıkıştırmıştır.

AVRUPA’ DA TANGO

Avrupa’ya giden Arjantin’li müzisyenlerin bu müziği getirmesi ile birlikte, tango Paris’ten başlayarak süratle yayılır ve büyük beğeni toplar.Paris’in gece kulüplerinde boy gösteren bu yeni ve erotik dans pek tutulur.Fakat Papa X. Pius tarafından yasaklanır. Görmeden yasakladığı bu dansı merak eden Papa, iki kilise mensubunun önünde yaptığı tango gösterisi sonucunda yasağı kaldırır. Böylece çılgınlığa varan bir “Belle-Epoque” dönemi başlamıştır artık.

Tango Fransa sınırlarını aşar, Almanya, Hollanda ve oradan İngiltere’ye uzanır.Bu dönemde tango sergileri ve tango konferansları da organize edilmektedir. Bu arada Paris’li modacılar yeni bir tango giysisi kreasyonuyla ortaya çıkarlar. Hazırladıkları model, o dönemde moda kadın giyimi olan jupe-culote’un yandan yırtmaçlısıdır ki dans sırasında bazı figürlerin yapılmasına olanak sağlamaktadır.

1920-1940 ALTIN ÇAĞ

Buenos Aires artık tangoyu kucaklamıştır. Böylece tango anayurdunda daha çabuk gelişir, tüm dünyayı etkileyecek bir akım halini alır. Bu arada Avrupa ile tanışmış olan tango kentin eğlence ve kültür merkezi Calle Coriente’ye tırmanır.Artık üst tabakalarca benimsenmiştir. Ancak dans biraz daha yumuşamış, compadritoların dansı değil, bir salon tangosuna dönüşmüştür.
1945-1960 GERİLEME DEVRİ

İkinci Dünya Savaşı’na kadar çok tutulan tango daha sonra gerilemeye başlar. Özellikle 1950 den sonra Arjantin’i zor günler beklemektedir. Peron düşer ve askeri darbeler birbirini izler. Dans salonları teker teker kapanır. Ayrıca diğer danslarda dünyayı sarmaya başlamıştır. Tango evine kapanır.

tango nedir

tango Yorum Yok »

Tango

Tango..
Endülüs ve İtalyan folklorundan izler taşıyan tango, 19.yüzyılın sonlarında Arjantin’de ortaya çıkmıştır. Kasvetli ve

tutkulu görüntüsüyle diğer danslardan ayrılır. Müziği ve kökeni diğer Latin danslarından çok farklıdır. Arjantin’de

doğmuş, çok uzun süre keşfedilememiş hak ettiği yeri bütün dünyanın onu fark etmesiyle almıştır. Her zaman kaba,

hırçın tarzda olup, hareketli ve canlı ritmin yanı sıra, son derece hüzünlü ve mutsuzdur. Büyük kentte düş kırıklığına

uğrayan göçmenlerin kırılan umutları, sıkıntıları, başkaldırıları bu dansla dışa vurulmuştur. O dönemde tango, kapalı ve

küçük çevrelerin ayıplanan ve hor görülen dansıdır
Her ne kadar tango bugün ışıltılı dans salonlarında yapılsa da, aslen Buenos Aires’in kenar mahallelerinde ve genelevlerinde

ortaya çıkmıştır. 19. yüzyılın sonunda Buenos Aires, Avrupa ve Afrika’dan gelen bir çoğu yeni ülkede kendini yalnız hisseden

göçmenlerle ve sürgünlerle dolmuştu. Bunlar geçici arkadaşlıklarda,içkide ve kendilerini daha iyi hissetmelerini sağlayacak

herhangi bir eğlencede avuntu buluyorlardı. Bu göçler sonunda aradıklarını bulamamışlar ve büyük bir ümitsizliğe düşmüşlerdir.

Kendilerini bu ülkede yabancı gibi hissetmişler ve hiçbir yere ait olmama duygusundan kurtulmaya çalışmışlardır. Bu koşullar

altında, bu baskı altındaki kültür yeni bir müziğin doğmasına yol açmıştır. Sosyal baskılar nedeniyle duygularını ifade etmekten

kaçınmışlar, bunun yerine kendilerini tangoyla özetlemişlerdir.
Zamanla Buenos Aires’in eğlence ve kültür merkezi olan Calle Coriente’ye ulaşan tango, önemli değişimler geçirerek bir eğlence

müziği ve salon dansına dönüşmüştür. 1907’lerde tangonun yıldızı hızla yükselmiş, Arjantinli müzisyenler tarafından önce Paris’e,

oradan da tüm Avrupa’ya hatta Uzakdoğu’ya kadar yayılmıştır. Arjantin Tangosu gerek müzik, gerekse dans olarak her ülkede

o ülkenin ulusal kimliğine bürünmüştür. Dünyada 3 farklı şekilde yapılır (Arjantin stili, Amerikan stili ve uluslararası stil). Bugün

Arjantin’de tangonun tarihsel geçmişini araştıran bir “Tango Akademisi” bulunmaktadır. Tangonun tarihsel sürecini beş

dönemde özetlemek mümkündür.
Tango çeşitli kültürlerin karışımıdır; Afrika vuruşları, Kızılderili ritmi Latin etkisi Arjantin pampalarının müziğiyle birleşti.

Tango adının Afrika tamtamlarının çıkardığı “tango” seslerinden, yada Latince dokunmak anlamına gelen “tangere” fiilinden

türediği sanılmaktadır. Tango adı nereden gelmiş olursa olsun, tango müziği tango dansına da can verdi. Hayal kırıklığına

uğrayan milyonlarca insan duygularını müziğe de yansıtmıştır ki bunlar öfke, hüzün, vatan hasreti ve düş kırıklığı olmuştur.

Başlangıçta tango, kapalı ve küçük çevrelerin ayıplanan ve hor görülen müziğidir. Aile babaları bu müziğe kuşku ile bakmakta

ve bırakın dansetmeyi, sabah fabrikaya çalışmaya giden kız çocuklarının kulakları tango sözlerini ve bandeneonun baştan

çıkartıcı ezgilerini duymaması için pamukla tıkanmaktadır. İlk tangolar Arjantin aristokrasisinin “aşağı” bulduğu bir davranış idi.

Bunun nedeni şöyle açıklanabilir; Tango, daha çok genelev dünyasında rağbet görmekteydi. Muhabbet tellalları cafisho veya

cafio’lar, çoğunlukla fakir Doğu Avrupa’dan gelen sermaye kadınlar ve kaçamak yapan maceraperestlerin bu yeni ve erotik

dansı rahatlıkla yapabilecekleri yer ancak batakhanelerdi.. O günlerdeki tangoların adları bu gerçeği yansıtır
Dönemin tangocu tipini temsil eden guapo veya compadre’ler özel giysiler giyen, kıskanç, kavgacı, bıçak taşıyan, sık sık da

hapse giren yarı köylü, yarı şehirli kabadayılardır. Meslekleri çoğunlukla arabacılık, at bakıcılığı veya kasaplıktır. Kendi aralarında

“compadraje” adlı kurallar geçerlidir. 1912’ de Arjantin’de alt sınıfa seçme hakkı verilmesi, bu sınıfın kültürel özelliklerini daha

üst sınıfların tanımasına olanak sağladı. Böylece tango halk arasına karıştı. Durum bir süre sonra değişti, “aile”nin gidebildiği

açık hava eğlence gazinolarında “edepli” tangolar yapılmaya başlandı. Yüksek sosyeteye göre tango, kabul edilemeyecek kadar

kaba ve müstehcendi. Fakat Birinci Dünya Savaşı’ndan çok kısa bir süre sonra tango Fransa’ya taşındı.
Fransız sosyetesi tangoyu bağrına bastı. Fakat Avrupa da yaygınlaşmaya başlayan tango biraz değişime uğramıştı. Tangonun

Fransız versiyonu orijinaline göre daha duygusal, daha melankolik ve daha az ihtiraslıdır. Tangonun Paris’teki bu büyük

başarısından sonra Arjantin’de halka açık yerlerde tango yapılmaya başlandı. 1940’lar tangonun altın çağı olarak ifade edilir.

Fakat 1950’lerde çeşitli nedenlerden ötürü tango tekrar yeraltına dönmeye başladı. Rock’n Roll‘un yayılmasıyla birlikte eşli

danslar popülaritesini yitirdi. 1950-1980 yılları arasında Arjantin bir sürü diktatör tarafından yönetildi. Dansetmek yasaklandı.

Şu anda özgürlükle birlikte tango bütün ihtişamıyla birlikte geri döndü.

Bazı danslar bazı yaşları bekler

tango Yorum Yok »

Bazı danslar bazı yaşları bekler
‘Erkek kadına tuzaklar kurar. Kadın da o tuzaktan kurtulmaya çalışır. Tango budur!’
Eskiden ağzının üzerine siyah bir martı konmuş gibi duran bıyıkları olan,
sonra herkesi endişelendiren maceralarını yaşamak için, martıları kesip çok uzaklara giden
bir adam bir gece böyle demişti. Ardından da eklemişti:
“Ayaklarıma bakma; tuzağa düşersin. Göğsümü izle!
Göğsüm kuracağım tuzağı ele verecektir. Tangoda ayaklar bir ayrıntıdır!
Bu, tuzakların dansıdır.”
Sonra bir gece bütün kadınlarla dans edip, her birini tuzaklara düşürüp…
Bununla yetinmeyip Tom Waits çalarken bir adamla gitgide daha çok erkekleşerek,
sanki sonu ölümle bitecekmiş gibi tango yapıp… Martıları alıp sonra, yine çok uzaklara gitmişti
Tekinsiz danslar
Zaman geçti. Birbirlerini ayaklarına bakarak, etamin işler gibi tango yapanları gördüm.
Tuzak kurmayı beceremeyen adamlar, kurulamayan tuzaklarla cebelleşen kadınlar gördüm.
Evli çiftlerin ehlileştirilmiş tango dersleri için birbirlerini hırpaladığını, çoktan ele geçirilmiş,
teslim olmuş kadınların, kurulmaktan çoktan vazgeçilmiş tuzaklara düşmemeye çalışıyormuş
gibi yaptığını gördüm. Bu “pis” dansı, “temizlemeye” çalıştıklarını seyrettim. Bütün bu ehlileştirme
çabalarına rağmen her tango dersinin tekinsiz hikayelerle son bulduğunu duydum hep.
Tangonun “bir -ki üç” diye öğrenilse, “temizlense” bile tekinsiz bir şey olduğunu…
Tuzakların insanları
Oysa bazı danslar, bazı yaşları bekler. Birine, hiç yüzüne bakmadan bir şey diyebilmek için biraz
ihtiyarlamalıdır insan. Tuzaklar oyununu sürdürme sabrı için biraz yaş almalıdır. Ayaklar, birbirine
dolanmadan bir sabır oyununu devam ettirmek için kimi yollardan geçmiş olmalıdır. Bu kadar
efendice kederlenmek, bir keder dansı yapmak için çalçene acılardan geçilmiş olmalıdır. Bir şeyi
çok isteyip de yapmamayı bilmek gerekir tangonun “olması” için. Tango istemek ve istediğini belli
etmemek dansıdır biraz.
İstemek ve istediğine yaklaşmamakla ilgili.
Denizcilerin Arjantin meyhanelerinde “kötü” kadınlarla beraber yarattıkları bu dansın asıl hikayesi,
gidecek olanı istemektir. Tango kalıcı olanların değil, hep gidecek olanlaryn dansıdır.
Ele geçirilemeyenler arasında sessiz bir kavga… Beraber bir tuzağın koynuna düşmeyi çok isteyen
ve bunu ilk kimin söyleyeceğini yoklayan bir kadınla bir adamın dansı… Çok korkan belli etmeyen
iki kişinin birbirine meydan okuyuu… “Sevdim de vermediler” ağlaşması değil,
“Ben seni hiç sevmedim” yalanı. Kim önce dökülecek, kim önce teslim olacak sınanması…
Astor Piazzola çalıyor… Aklıma, giden denizcilerin tuzaklarına fena düşmüş, ama hiç düşmemiş
gibi yapmış, iki memesinin arasından kan sızarken dönüp giden adama bir kere bile bakmamış
kadınlar geliyor.
Zor.
Tango yapmak için biraz daha büyümek gerekiyor.

salsa dansı

salsa Yorum Yok »
SALSA TARİHİ

Birçok popüler müzikte olduğu gibi, salsa da Afrika’nın, yeni dünya’nın kozmopolit kültürüyle buluşmasıyla ortaya çıkmıştır. Salsa’nın 1930′larda ya da 1940′larda Küba’da başladığı söyleniyor. Aslında tartışma gruplarına baktığınızda, Portoriko’lular ve Küba’lılar arasında, Salsa’nın kendilerine ait olduğuna dair derin tartışmalar var. Hatta Afrikalılar da Salsa’yı sahiplenme konusunda hayli iddialılar. Bir tarafı Yoruba vurmalı çalgıları ve bir tarafı da çağrı cevap (call response) vokalleri, yerlilerin müzikleriyle birleştirildi. İspanya ve Fransa’nın müzüik ölçüleri ile İngiltere country dansı üstüste konularak SON ortaya çıktı ve tadı çok güzeldi!!!

Evet, hareket olarak modern Latin dans müziğini Küba kurduysa da değişik içeriklerle bu dansın transformasyonu Karayipler dışında, New York ve Miami sokaklarında gerçekleşmiştir..

Salsa’yı tarif etmek kolay değildir. Salsayı kimler buldu? Kübalılar mı, yoksa Porto Rikolular mı? Gerçekte salsa birçok Latin ve Afro-Caribbean danslarının birleşimidir. Herbiri, salsanın gelişiminde önemli rol oynamışlardır

Küba’ya, salsanın orijini ve ortaya çıkışının temellerini atması bakımından hakkını verdikten sonra söylemeliyiz ki, salsa sadece Kübanın dansı değildir. Derinlere indikçe, sonradan “Danzon” adını alan ve Haiti’den kaçan Fransızlar tarafından adaya getirilen, İngiliz/Fransız country müziği, Rumba ve Afrika kökenli birçok dansla (Guaguanco, Colombia, Yambu) harmanlanmaya başladı. Ve bugün bilinen salsa ile neredeyse aynı özelliklere sahip olan, Küba’nın simgesel müziği ve dansı “Son” bu karışıma eklendi. Bu ilginç bileşim kendini küçük varyasyonlarla ve küçük oluşumlar halinde bazı başka ülkelerde de göstermeye başladı. Dominik Cumhuriyeti, Colombia, Porto Rico ve diğerleri. Bu ülkelerdeki orkestralar müziklerini para kazanma amacıyla Mexico City ve New York’a taşıdılar. Ve bu iki şehirde yatırım olanaklarının ve tanıtım imkanlarının zenginliği sebebiyle salsa ticari görünümünü kazanmış oldu. “Salsa” terimi New York’da doğdu fakat dansı değil. Salsa değişik ülkelerin değişik müziklerine verilen ortak bir lakap olarak popülaritesini kazandı. Rumba, Son Montundo, Mambo, Guaracha, Cha cha cha, Son, Charanga, Cumbia, Merengue, Plena,Danzon, Guguanco, Festejo, bomba, cubop, Guajiro ve daha birçoğu. Bunların bir bölümü kendi karakterlerini yarattılar bazıları da harmanlanıp Salsayı oluşturdular. Daha kısa ve net bir anlatımla söylemek gerekirse, Salsa , Küba Son müziğinin birtakım diğer tarzlarla karıştırılıp modernize edilmiş halidir diyebiliriz.

Eğer günümüzde yapılan salsayı dinlerseniz, altyapısında “Son” duyacaksınız, “Cumbia” duyacaksınız, “Guaracha” duyacaksınız. Hatta eskiden çalınan “Merengue” den parçalar duyacaksınız. Bütün bu eski müzikleri modern ritmlerin arasında yakalayabilirsiniz. Büyük Salsa müzisyenlerinden Kübalı Willie Chirino, bir şarkısının liriklerinde salsanın tarihini bir cümleyle özetlemiş: “.y si en la calle Serra te la encuentras dile que le he escrito un ‘SON’ de corazón…” “.eğer ona Serra caddesinde rastlarsan, ona sadece onun için kalbimden bir ‘SON’ yazdığımı söyle…”

SALSA
Latin ritimleri uzun yıllardır popülerliğini korumuştur, hemen hemen herkes Samba, ya da Reggea müziklerini bilir ve bunlarda dans etmiştir.

Fakat hergün daha büyük bir popülerite kazanarak kitlesini arttıran ve dansçılara yıllardır büyük zevk veren bir latin dans daha var, sadece Karayipler’de, Amerika’da ya da Avrupa’da değil dünyanın her köşesinde insanları etkileyen bir danstan bahsediyoruz. SALSA…

İspanyolca bir sözlükte araştırdığınızda salsanın çeşitli baharatalardan oluşan bir çeşit sos olduğunu bulursunuz.Tabiki bizim bahsettiğimiz salsa bu değil, bizi dansetmeye iten bazı ritimlerden ve vuruşlardan bahsediyoruz. Tıpkı yediğimiz salsa gibi, salsa ritimi de sıcaktır. Belrittiğimiz gibi salsa kelimesi müzikle ilgilidir, salsa müziğinin üzerine yapılan dansa Küba ve Miami de genellikle “CASINO” denir. Ama artık bütün dünyadaki dansçılar tarafından “SALSA” adıyla bilinmektedir

Salsanın kelime anlamını inceledikten sonra, bütün salsa dansçılarının bilmesi açısından çok önemli olan, salsanın köklerine ve neden bu ismi nasıl aldığına, kısaca salsanın nereden geldiğine bakalım.

Salsa şarkılarının sözlerinde çok geçen bir kelime vardır: “SON”. Son salsanın tam anlamıyla orijinidir. Yani salsa Küba son müziğinin modernize edilmiş halinden başka bir şey değildir. Diğer müzik türleri ve zengin enstrümanlarla geliştirilmiştir.

Son, Havana’ya Kübanın batısından daha iyi bir yaşam sürmek için büyük şehire göçenler tarafından, 1920′lerde getirilmiştir. Yaşamlarını kazanmak için sokaklarda gitarları ve davullarıyla Havana’ya renk katan bu insanlar zamanla Havana partilerinin vazgeçilmez unsuru olmuşlardır. Doğaçlama yaptıkları müziklerle (Son-montundo) inasanları dans ettirmişlerdir.

bu türün ilk uygulayıcıları Ignacio Piñero, María Teresa Vera, ve Miguel Matamoros İspanyol koloni kültüründen aldıkları gitarlar ve geleneksel Küba çalgılarından guiro, maracas ve clave ile bu müziği yıllar sonraya taşıyacak altyapıyı kurmuşlardır. kısa zamanda Havana sosyetesi, o zamana kadar yaptığı Waltz, Danza, Contradanza ve Danzón gibi dansların yanında “SON” da yapmaya başladılar. O zamanların en popüler gece klüplerinden Casino Deportivo ve Casino de la Playa dünyanın dört bir yanından buraya kumar oynamaya gelen zenginlere SON müziğini tanıttı.

Zamanla yeni gruplar, yeni müzik anlayışları ve yani enstrümanlarla son geliştirildi. Piyano, perküsyon aranjmanları, ve üflemelei çalgılar SON müziğe katıldı. Küba’nın ekonomik durumu kötülşetikçe müzisyenler para kazanmak için Amerika birleşi Devletleri ve Meksika’ya göç ederek yaptıkları müzikle geçimlerini sağlamaya başladılar. Zaman geçtikçe evlerinden uzakta olan bu müzisyenler kayıtlar yapmaya ve giderek ünlenmeye başladılar.

60′lı yıllara gelindiğinde amerika’da yaşayan latin müzisyenler klasik son müziğine Rock’n Roll, Merengue, Bossanova, Cumbia, Cha Cha Cha, Mambo, ve Boogie-Woogie gibi popüler müzik türlerini kattılar. Gelenkesl latin ritimlerini bozmadan ortaya çıkarttıkları bu türe sevecn bir isim buldular: BOOGALOO”. Latin müziğin efsanesi Tito Puente, New York’s Madison Square Garden’daki Fania All Stars konserinde Kendinden geçmiş şekilde danseden kalabalığa “Esto es una gran SALSA!”. diye seslendi.

Bu sözler çok ünlü bir Küba Son şarkısı olan “Echale Salsita!” da dan alınmıştı. Tito Puente’nin Fania All stars konserinde söylediği bu sözler kısa zamanda,bu müziğe kısa, etkileyici ve tanımlayıcı bir isim arayan plak şirketlerinin pazarlamacıları tarafından kullanıldı. Ve SALSA etiketi günümüze kadar yaşadı. Ne tesdüftür ki bu müziğe salsa denmesine en çok kızan kişi de Tito Puente’idi.

dans nedir

dans 1 Yorum »

Avrupa’da, 16. yüzyılda salon dansının ilk biçimleri, küçük ölçekli saray törenlerinde ve diplomatik kutlamalarda kendini göstermeye başladığında, Osmanlı sarayında onlarca cariyeden oluşan yerel orkestralar eşliğinde dans eden harem kızları, oğlanları, çengiler ve köçekler vardı. Haremin misk kokulu buğulu havasında ipekler ve tüllere bürünmüş şahane rakkaseler dans eder, zat-ı şahaneleri de onları büyük bir zevkle izlerdi.

Bazı Osmanlı padişahlarının Avrupa ziyaretlerine müzisyenler ve dansçılar götürdükleri, tarihi kayıtlarda var. Prof. Metin And “Türk Köylü Dansları” adlı kitabında 16. ve 17. yüzyıllarda Osmanlılar’ın birçok Avrupa saray dansını bile oynadıklarını aktarıyor.

Ancak Osmanlı’nın son dönemlerinde raks (dans) ve musiki bazı kurumlarda öğretilmeye başlandığında, yani saray dışına çıktığında sorunlar baş gösterdi. Kadınlarla birlikte veya partnerli dans kabul edilemezdi.

16 Aralık 1919’da Şeyhülislam Haydarizade İbrahim Efendi, dönemin Dahiliye Nazırı’na yazdığı bir mektupla Beyazıt’ta kurulan Osmanlı Musiki ve Raks Cemiyeti’nin faaliyetlerinden yakınmıştı. Bu cemiyette kadınlar ve erkekler birlikte müzik yaparak ve dans ederek günaha giriyordu. Başkanlığını müzisyen İsmail Hakkı Bey’in yaptığı kuruluş, Dahiliye Nazırı’nın talimatı ile polis tarafından basılarak 25 Aralık 1919’da kapatıldı.

Günümüzde ise durum biraz daha farklı…

Türkiye’de dansla ilişki ve dansın konumlanması tarifine varmak istersek, ilk referansımız kuşkusuz halk dansları olacaktır. Bu durum Batı dans tarihi için de geçerlidir ve tüm dünyada dansın kökenlerinde, ritüeller ve halk dansları vardır.

Türkiye Mezopotamya, Akdeniz ve Orta Asya kültürleri ile beslenen köklü bir Anadolu kültürünün mirasçısı. Bu durum dansla olan tarihsel ilişkimizi de oldukça iddialı bir biçimde izah ediyor. Şarap, bereket ve tiyatro tanrısı Dionysos’un doğduğu iddia edilen Anadolu toprakları, aynı zamanda O’nun dans kültürünün doğduğu topraklardı ve daha Dionysos doğmadan bin yıllar önce dans sanatı, kendini birçok duvar resminde göstermişti.

“Ancak dans eden bir tanrıya inanabilirim” diyen büyük filozof Nietzsche, sanki bunu Anadolu’nun ilk halkları için söylemiş gibi.

Ülkemizde bulunan, neolitik çağdan kalan tüm kaya resimlerinde dans eden figürler tasvir edilmiş. Bugün, bu tarihsel mirasın takipçisi, çok köklü bir dans kültürünün üzerinde oturuyoruz. Akla gelebilecek her temayı içeren zengin bir halk dansları koleksiyonuna sahibiz.

Prof. And dans evrelerimizi, yer, soy, din, imparatorluk ve batılılaşma evrelerine ayırarak incelemiş, “oyun” ve “büyü” kavramlarının bugünün danslarında yaşadığını belirlemiş:

“Bugün Anadolu’nun hemen her bölgesinde rastladığımız seyirlik köylü oyunlarının gerek konusu ve bazı büyüsel ayrıntıları bakımından, gerekse belli mevsimlere uyarak süreli oluşlarından bunların eski uygarlıkların bolluk, dinsel törenlerinin kalıntıları olduğunu kesinlikle söyleyebiliriz”.

Tarihçilerin “bereketli hilal” diye tarif ettikleri bölgenin bir bölümü olan Anadolu, şenlikleriyle ile ön plana çıkan Dionysos’a tapınılan çok önemli bir dans coğrafyası… Ve bu coğrafyada dansa verilen değerde Cumhuriyet döneminin farklı bir yeri var.

Mustafa Kemal Atatürk, Kurtuluş Şavaşı’nın ardından gerçekleştirmeye çalıştığı kültür devriminde dansa da özel önem atfetmişti.

Dönemin popüler dansları o zamanlar ülkemizde yaşayan gayrimüslümler tarafından uygulanırken Atatürk, bu kültürün Türkiye’deki gençler tarafından da öğrenilmesi için öncülük etmişti.

Atatürk, Türk Tarih Kurumu, Türk Dil Kurumu gibi yapılanmalarla birlikte Halkevleri’ni kurarak ülkedeki binlerce halk dansı figürünün derlenmesini de önermişti.

O dönemin ünlü sporcu ve halk bilimcilerinden Selim Sırrı Tarcan’a uluslararası etkinliklerde dans etmesi için koreografi siparişi bile verilmişti. Atatürk, Tarcan’dan “Milli hususlarımızı gösteren bir dans dizayn ederek” günlük kostümlerle dans etmesini istemiş; Tarcan da, buna karşılık ünlü “Sarı Zeybek” ve “Tarcan Zeybeği” danslarını yaratmıştır.

Selim Sırrı, Paris’te 1924’te yapılan Olimpiyat Oyunları’nda zeybek oynadı, daha sonra bu dansı geliştirerek Atatürk’ün istediği forma soktu. Ardından, zeybek danslarından esinlenerek yaptığı koreografiyi, İzmir Kız Muallim Mektebi’nin konferans salonunda okulun öğretmenlerinden Mualla Hanım ile birlikte Atatürk’ün huzurunda sergiledi.

Atatürk, gösteri bittiğinde yaptığı konuşmada şöyle demişti: Hanımefendiler, Beyler! Selim Sırrı Bey raksını ihya ederken ona bir şekl-i medeni vermiştir. Bu sanatkar üstadın eseri hepimiz tarafından seve seve kabul edilerek milli ve içtimai hayatımızda yer tutacak kadar tekemmül etmiş, bedii bir şekil almıştır. Artık Avrupalılara, bizimde mükemmel bir raksımız var, diye biliriz ve bu oyunu salonlarımızda, müsamerelerimizde oynayabiliriz. Zeybek dansı bu yeni şekli ile her içtimai salonda kadınlarla beraber oynanabilir ve oynanmalıdır”.

Mustafa Kemal bu konuşmanın ardından Selim Sırrı’ya dönerek, “Yorulmadınızsa Mualla Hanım’la birlikte bir defa daha şehir elbiseleriyle oynadığınızı görmek isterim” demiş ve dans bu kez modern kostümlerle alkışlar arasında tekrar edilmişti.

Selim Sırrı, koreografisini Atatürk’e ithaf etmiş, ilk kez kadınlarla birlikte icra edilen bu dansı, “Atatürk’ün içtimai hayatımızda kadına verdiği mevkii düşünerek bu küçük eseri vücuda getirdim” diyerek gerekçelendirmişti. Atatürk, dansı ülkenin kültürel yaş***** sokmayı da hedefleri arasına almıştı. Cumhuriyet balolarında tüm politikacıların dans etmesini teşvik etmişti. Aynı zamanda Cumhuriyet baloları ülkemizin ilk “batı dansı” atölyelerine dönüştü. Dönemin klasik salon dansları bu sayede ülkemizde tanındı.

Aradan geçen yıllar, Türkiye’nin modernleşme atılımı yaptığı yıllardı. Yeni eğlence anlayışı, Batılı kalıplarla büyük kentlere hakim olurken, halk da kendi yaratımlarını, kendi kültürel aktarımlarını zenginleştirerek sürdürdü. Her türlü hakim ifade biçiminin karşısına yarattığı folklor değerleriyle çıkan halk, birbirinden güzel eserler yaratarak yanıt verdi.

Türkiye halkı dans eden, dansı seven bir halk… Dans kültürü genlerinde var. Türkiye danslarının genel karakterinden söz etmek oldukça zor. Hem derin tarihsel birikim, hem etnik çok renklilik, hem de coğrafi farklılıklar çok kültürlü bir dans karakteri ortaya çıkarıyor. Ege’de ağır ve mağrur danslar, Trakya’da kıvrak karşılamalar, Karadeniz’de hızlı horonlar, doğuda aşiret kültürünün etkisi ile omuz omuza uygulanan danslar tek tip bir karakter dansı tarifini zorlaştırıyor. Aslında buna gerekte yok. Çünkü Anadolu’da her duygunun dansı var ve güzellikleri de barındırdıkları çeşitlilik ve renklilikte…

Türkiye’de dansın resmi tarihi, 1948 yılında önemli bir ivme kazandı. Ankara Konservatuarı’nın ve bale bölümünün açılması, İngiltere’den Dame Ninette de Valois’nın koreograf olarak getirilmesi, Türk bale tarihinde önemli bir eşik taşı oldu. O’ndan sonra Türkiye bale klasikleri ile tanıştı, Türkiye’de ki pek çok bale sanatçısı onun öğrencileri tarafından yetiştirildi.

Yukarıdan empoze edilen bu sanatsal akım doğal olarak kısıtlı bir seyirci kitlesi buldu ve ilk sanatsal üretimler, ancak devlet ricalinin katıldığı resmi “temsil”lerde kendisini gösterebildi.

Dans tarihimizdeki bu “temsil” süreci, yeni genç koreografların yetişmesi ile bazı deneysel dans çalışmalarının da önünü açtı.

Dame Ninette de Valois, ilk olarak Ferit Tüzün’ün “Çeşme Başı” isimli eseriyle yerel karakterli bir bale yarattı, ardından Oytun Turfanda, Güloya Arıoba ve Duygu Aykal gibi koreograflar yerel motifli baleler yaratarak kendi kaynaklarına yakınlaşmak istediler.

SSCB dönemindeki halk balesi arayışlarının yanında çok cılız kalan bu arayışlarla, ünlü Türk beşlilerinin çalışmalarını da referans alarak, bir Türk balesi yaratma arayışına girdiler. Böylesine bir yoz döngü son 20 yıla kadar sürdü. Oytun Turfanda’nın yerel adımlı ilk balesinin adı da “Yoz Döngü”ydü. Kontrolsüz bir biçimde kentleşmeye başlayan Türkiye’nin göçle birlikte yeni yeni tanışmaya başladığı lümpen kültür ve kültürel aidiyet sorununun işlendiği bu eser bale ile kurduğumuz ilişki için de güzel önermeler içeriyor.

Ancak bu çabalara rağmen Türk halkı baleye alışamadı. Bu dönemin ardından ilk Türk müzikalleri sahnelendi. Dönemin hakim anlayışı, “Lüküs Hayat” müzikalinde danslarla da ifade edildi.

Bugünün modern dans toplulukları ise, işte bütün bu dans kültürünün ürünleri. Bu görkemli birikime saygı duyan deneysel bir çalışma olan Anadolu Ateşi de başarısını Türk motiflerinden esinlenen, bale ve modern dansın imkanlarını kullanan koreografik anlayışına borçlu.

Octavio Paz, “Dans insan bedeninin şiiridir” diyor. Bizim beden dilimizle yazacağımız şiirler de, köklü kültürel değerlerle beslenen ve görkemli tarihimizden damıtılmış efsanelerin diliyle yazılmalı. Homeros’u ve Yaşar Kemal’i doğuran topraklara bu coğrafyanın masal diliyle yaratılmış yapıtlar armağan etmek gerekiyor.

yazı:mustafa erdoğan

alıntıdır

bachata izle 11

bachata öğren Yorum Yok »



Powered by dans